31 Ekim 2010 Pazar

Autumn in Orange Village


Her mevsim güzel ama sonbaharın ayrı bir havası var. Yeşil ile başlayıp sarı, turuncu, kırmızı ve kahverengi ile devam eden renkleri, savrulan yaprakları, çoğalan yağmurları, insanın içine tatlı ürpertiler salan serinliği...Daha da değerlenen ve yarattığımız minik mutluluklarımıza eşlik eden kahve, çay ve battaniye.
.
İllüstratörlerin çizimlerinde sıkça ve çokça kullandığı, Sindrella'nın sevimli balo arabası olup gönlümüze iyice yerleşen yusyuvarlak ve tupturuncu balkabakları. Sonbaharın renklerini ve formlarını sevmemek mümkün değil. Ve insanın hayalgücüne kattıklarını.
 

25 Ekim 2010 Pazartesi

Açığa Çıkan Sırlar

Bu hafta içinde buluştuğum, ağırladığım, yemeğe çıktığım, kahve içtiğim arkadaş sayısını düşününce başım döndü. Pazartesiden pazartesiye uzanan, oldukça yoğun bir haftaydı. Bu haftanın daha sakin geçmesini umuyorum.
.
Eğer bir çizerseniz, belki mimar ya da çizim işiyle uğraşan herhangi biri ve çok iyi "görmek" istiyorsanız, bir gözünüzü kapatmalısınız. Mükemmel perspektif çizimleri, bir göz devre dışı bırakılınca renksel ve tonsal uyaranların azalmasıyla yapacağınız çalışmadaki renk ve tonların kusursuz görünmesi, çok tatlı paletler bulabilmeniz, iyi imgesel çizimler için iyi bilinmesi gereken anatomik yapıyı sağlam çizebilmeniz için ilginç ve sihirli bir formül bu. Bana ilginç geldiği için paylaşmak istedim. Halbuki herşey fizik kuralından ibaret. Yani dünyaya iki pencereden değil de bir süreliğine tek pencereden bakmak.
.
Çizimin pek tatlı bir öyküsü ve fikri var. Galiba onu geliştirip kullanacağım...

4 Ekim 2010 Pazartesi

New York'da Nakış

Aslında çizimin New York'la bir ilgisi yok. Ama arka planda gökdelenler olunca bu başlığı koymak istedim.:)) Çalışma büyük ve gri bir şehirdeki, yemyeşil terasdaki kahveli, mumlu, çiçekli küçük mutluluğu anlatıyor. Robotun zevkle okuduğuna - gazete, kitap, dergi..- bakıp mutlu oluyorum. Konu bu...
.
Ama ben anlatsaydım şöyle olacaktı: Robotlar ilerleyen yüzyıllarda kendi metal gezegenlerinden sıkılır ve insanların sahip olduğu dağları, ağaçları, denizleri isterler. Dünyayı işgal eder, yerleşirler. Denizlerle, yeşillerle yetinmez; fincanlarına, mumlarına, çizgi romanlarına hatta gergef ve makaralarına bile el koyarlar.:))))))))) İnsanların sahip oldukları onlara neden bu kadar cazip geliyordur acaba?:))
.
Bir süredir rahatsızım. Oğlumla sabahları alışverişe gidiyoruz el ele. Evimize çok yakın kafenin önünden geçerken, "Anneciğim, beraber limonata içelim, lüfffeeenn." diye çekiştiriyor beni. Temiz bir kafe. Ürünlerini hangi yağlarla yaptıklarını, bizzat mutfaklarına girerek yağın markasına bakarak onay verdiğim bir yer. Beklemezdiniz böyle bir şeyi benden değil mi? Ama öyleyim ben işte :)))))))))) Oğlum ev yapımı limonatayı içiyor, yanına kahvaltı öncesi onu tıkamayacak ufak birşeyler alıyorum. "Anneciğim, sen de çay alır mısın?"diye soruyor bana ve ekliyor. "Beraber sohbet edelim, hadi anne." Artık serinlemeye başlayan hava oturma süremizi azaltıyor. Bu aralar yapmaktan en çok zevk aldığım şey bu...:))