31 Ağustos 2010 Salı

Kahve Fincanındaki Huzur

Evimizin arkasındaki son zeytin ve çam ağacı da artık yok. Sonbahar, kış ve ilkbaharda hızla yağan yağmurlar sayesinde buğulu görünen ve gün içinde farkında olarak ya da olmayarak seyrettiğim minik orman.
.
Anladım ki yemyeşil alanlara, şehir içindeki küçük ağaç topluluklarına zaafım var. O anda ne yapıyorsam yapayım, onlara yöneliyorum.
.
Çelimsiz, küçük robot Robotlar Gezegeni'nde aranmaktadır. Suçlu değildir ama gezegenin yüz yıllardır süregelen katı kurallarına en büyük hayali uğruna karşı gelmiştir. Kaçması, saklanması gerekmektedir. Günlerin yorgunluğu pistonlarına ve gelişmiş tüm bilgisayar aksamına zarar vermiştir. Kimsenin girmeye cesaret edemediği ormana dalar. Koşar koşar ve fincan evi görür. Terkedildiği bellidir evin. İçeri girer ve ilk kez güvende hissederek derin bir uykuya dalar.
.
Başarması gerekenler vardır. Üzerine düşen görevi yerine getirince dönecektir gezegenine. Ya nem odasını boylayarak ya da kahramanlar gibi karşılanarak.:))

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Üçleme

Son birkaç gündür, beni fazla rahatsız etmese de, etkisini hissettiğim iç sıkıntısının çaresini buldum. Kuzum yeni uykuya dalmışken ve şartlar müsaitken kafamı az da olsa dağıttım. Kahramanlarıma zaman ayırdım. Masanın üzerinde bekleyen, aldırmayan tavırlarla her yanından geçişimde "pıst! pıst!" diye seslenen, içi binlerce kelimeyle tıkış tıkış dolu kağıtlar, defter ve silgi ile kalem ilgi istiyormuş da ben anlamıyormuşum.
.
Uzun süredir çizmek istemiyorsam da , çizim ısrarla baskıcı tavrını :)) sürdürüyor. Bilmiyor ki hatırına sesimi çıkarmıyorum, yoksa zorla birşey yaptıramaz bana.:)) İstemiyor yazıma yaklaşmamı.
.
Çizimle yazım kıskanıyor birbirini.:) Sonra işin içine bir de zaman dahil olmuyor mu, hiç çekilmiyor.


4 Ağustos 2010 Çarşamba

Uzun Yolculuk




Eski bir taş evde uyansam. Zamansız bir yerde. Kahve kokuları gelse alt katlardan. Pencereye yaklaşsam. Küçük bölümlere ayrılmış, yerden tavana kadar yükselmiş, pervazları kar kristalleriyle dolmuş olan pencereye. Dışarıda koşuşturan insanları görsem ve lâpa lâpa yağan karları...Her kartanesinin üzerinde Kartanesi Gezegeni'nin halkının o anda ne yaptığını merak etsem.

Beklediğim trenin düdük sesi çalınsa kulaklarıma. Tek bildiğim, onu beklediğim. Küçük valizimi alıp koşarak insem taş merdivenleri. Alt kattaki şömineye gözüm takılsa. Üzerine ne çok umut parıltısı sıralandığı çekse dikkatimi. Kimlerin olduğunu merak etsem. Masadaki kahveye gözüm ilişse. Dumanı halâ üzerinde. Yanında bir kart. Hani şu eski, kar temalı ve simli olanlardan. Arkasında bir not. Senin için. Daha fazla bekleyemeyeceğim geçer içimden, kahveyi yudumlarken. Ahşap, kalın kapılar açılsa, gıcırdasa. Atsam adımımı birkaç karlı, buharlı basamağa. Kırmızı tren yaklaşmakta. İnsanlar nezaketle selamlarken beni, trenin dumanlı bacasına kaydırsam gözlerimi. Önümde dursa, kapısı açılsa. İçinde kimseler yok. Otursam en güzel manzaralı koltuğuna. Başımda bir şapka. Önünde çeneme zor ulaşan tülü. Elimde eldivenler, minik valizi sımsıkı kavrayan. Gülümsesem, kimse yok görecek. Zamansızlığın boşluğu dolsa. Çevremi izlemeye koyulsam mutlulukla. Uzun tren yolculuğu, vaktim çok. Yazılacaklar, çizilecekler var. O kadar uzunki yol. Ve o kadar sessizki. Tam istediğim gibi.
Başlasam işlerime. O güzel sessizlikte. Zaman geçse, takvim yaprakları dağılsa, yolculuk bitse. Valizin içindeki boş kağıtlar dolularıyla yer değiştirse. Kelimeler çoğalsa, boyalar bitse. Duran trenin basamakları karlı patikayı gösterse. Kar lâpa lâpa yağmaya devam etse.
İncecik, uzun ve gizli. Sonunda gizli yerim bekliyor beni. Dev ağaçlar, heyecanla fısıldaşan. Ve tehlikeli robotlar. Biliyorum bana dokunamazlar.
Adımlarım çok hızlı, koşuyorum neredeyse. Gizlediğim yerde beni bekleyen çaydanlık eve. Yaklaşmak tehlikeli, dört bir yanı sarılı. Puslu, buharlı, karlı. Yeni hayalini bırak git. Koşturma diyor bir ses, burada güvendesin. Burası senin. Hayallerinle dolu çaydanlık evin... (Yazan-Çizen: Nihan SARI)